|
Artık Bilgi Özgürlüğü Yasasına göre bir sakıncası
kalmadığı için, uzun süredir gizlediğim ve sadece akıl felsefesi,
yapay zeka ve sinirbilim konusunda araştırma yapanların ilgisni
çekecek bir sırrımı açıklayabilirim.
Yıllar önce Pentagon yetkilileri bana gelerek
çok gizli ve tehlikeli bir görev için gönüllü olmamı istediler.
NASA ve Howard Huges'un da katkısı ile Savunma Bakanlığı, Süpersonik
Tünel Yeraltı Aracını(Sü-T-Y-Ay) geliştirmek için milyarlar
harcıyordu. Bu araç dünyanın merkezini büyük bir hızla geçecek ve
bir Pentagon yetkilisinin deyimi ile, 'Kızılların füze silolarının
tam göbeğine' özel yapılmış bir nükleer savaş başlığı atacaktı.
Fakat bir sorun vardı. İlk testlerde Tulsa,
Oklohama'da toprağın bir mil kadar altına bu başlığı yerleştirmeyi
başarmışlardı ama şimdi benden onu geri getirmemi istiyorlardı.
'Neden ben?' diye sordum. Görev beyin araştırmaları konusunda öncü
bazı uygulamalar gerektiriyormuş da, benim de bu konuya ilgimi biliyorlarmış
da, aynı zamanda merakımı vede cesaretimi filan falan... Yanii,
nasıl reddedebilirdim? Pentagon'u kapıma getiren sorun aslında şuydu:
Geri getirmem gereken bu cihaz çok farklı bir radyasyon yayıyordu.
Yapılan ölçümlere göre cihazın içindeki bazı maddeler yerin derinliklerindeki
diğer bazı maddeler ile etkileşime girmiş ve beyindeki bazı dokulara
ciddi zararlar verebilecek bir radyasyon yaymaya başlamışlardı.
Vücudun diğer organlarına hiçbir zararı olmayan bu ölümcül ışımadan
beyin dokularını korumanın bir yolu da yoktu. Dolayısı ile cihazı
almaya gidecek kişinin beynini yanına almaması gerekiyordu. Beynim
bir ameliyatla çıkarılacak ve görevini radyo bağlantısı yardımı
ile yerine getirebileceği güvenli bir yerde tutulacaktı. Acaba,
beynimin çıkarılıp Huston'daki İnsanlı Uzay Araçları Merkezindeki
bir yaşam destek ünitesine koymalarına izin verir miydim? Beynimden
çıkan her sinir, ameliyat sırasında kesilecek ve araya biri beyin
tarafındaki sinir ucuna diğeri ise vücüduma giden taraftaki sinir
ucuna olmak üzere birer mikrominyatür radyo alıcı/verici takılacaktı.
Hiçbir bilgi kaybı olmayacak, tüm bağlantılar yerli yerinde olacak,
beynim vücüduma eskisi gibi kumanda edebilecekti. Önce biraz tedirgin
oldum. Acaba bu çalışır mıydı? Hustondaki beyin cerrahları bana
cesaret verdi. 'Bunu sadece sinirlerinin biraz uzatılması olarak
düşün' dediler. 'Beynin kafatasının içinde bir iki santim yer değiştirse
bu senin aklını ne değiştirir ne de eksiltir. Biz sadece bu sinirlerin
arasına radyo bağlantıları koyup onları istediğimiz kadar uzatacağız.'
Houston'daki yaşam destek laboratuarını gezip
eğer kabul edersem beynimin içine konacağı kavanozu gördüm. Bu işi
yapacak olan uzman nörologlar, hematologlar, biofizikçiler ve elektrik
mühendisleri ile tanıştım ve günler süren tartışmalar ve sunumlardan
sonra bu denemeyi yapmaya karar verdim. Bir sürü taramalar, kan
testleri, mülakatlar filan yaptılar. Özgeçmişimi detayları ile kaydettiler,
inaçlarımın, beklentilerimin, korkularımın ve hoşuma giden şeylerin
tam bir listesini çıkardılar. En sevdiğim plakların bile bir dökümünü
yaptılar ve bana psikanaliz konusunda hızlandırılmış bir kurs verdiler.
Sonunda ameliyat günü geldi çattı. Tabii ki anestezi altındaydım
ve ameliyat hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum. Ayıldığımda gözlerimi
açtım, etrafıma baktım ve kaçınılmaz, geleneksel ve biraz bayatlamış,
ameliyat sonrası sorusunu sordum: 'Neredeyim?' Hemşire gülümseyerek
bana baktı, 'Houston'dasınız' dedi ve bir an bunun öyle yada böyle
doğru olduğunu düşündüm. Bana bir ayna verdi. Haliyle, kafamdan
titanyum uçları çıkan ufak antenler vardı. 'Sanırım ameliyat başarılı
geçmiş' dedim. 'Beynimi görebilir miyim?' Biraz başım dönüyordu.
Beni uzun bir koridorun sonundaki yaşam destek laboraturarına götürdüler.
Orada bekleyen destek ekibinden büyük bir alkış yükseldi ve ben
de onları neşeyle selamladım. Başım hala biraz döndüğü için koluma
girip beni yaşam destek birimin önüne getirdiler. Camdan içeri baktım.
Orada, biraya benzer bir sıvının içinde, devrelerle, çiplerle, plastik
borularla, elektrodlarla ve diğer ıvır zıvırla çevrelenmiş olmasına
rağmen rahatça tanınabilir halde bir insan beyni vardı. 'Bu benim
mi?' diye sordum. 'Kavanozun diğer tarafındaki yayın düğmesine basın
ve kendiniz görün' diye yanıtladı proje yöneticisi. Düğmeyi KAPALI
konumuna getirdim ve bir anda bir patates çuvalı gibi oradaki teknisyenlerden
birinin kucağına yığıldım. Hemen düğmeyi AÇIK konumuna getirdiler.
Dengemi ve sukunetimi kazanmaya çalışırken kendi kendime şöyle düşündüm
: 'Evet, burada bir sandalyede oturmuş, bir camın arkasındaki beynime
bakıyorum...' Ama bir dakika. Aslında şöyle demem gerekmiyor mu?
'Burada heryerinden baloncuklar çıkan bir sıvının içinde duruyorum
ve kendi gözlerim bana bakıyor.' Bu son düşünceyi tekrar değerlendirdim.
Bunu kavanozun içine, orada duran beynimle düşündüğümü algılamak
istedimse de başaramadım. Tekrar denedim. 'Ben, Daniel Dennett,
burada baloncuklar olan bir sıvının içinde kendi gözlerim tarafından
izleniyorum.' Hayır, bir türlü olmuyordu. Çok garip ve kafa karıştırıcı.
Tüm düşüncelerin beyinde olduğuna candan inanan, fizikalist görüşün
önde gelen savunucusu filozoflardan biri olan ben 'neredeyim?' diye
düşündüğümde, bu düşünce bana burada, kavanozun dışında,
benim, Dennett'in durduğu ve beynime baktığı yerde oluşuyor gibi
geliyordu.
Kendimi kavanozun içinde düşünmeyi tekrar denedim
ama fayda etmedi. Bazı düşünsel denemeler yaparak bunu başarmaya
çalıştım. Kendi kendime ard arda beş kere ve hızlı hızlı 'Güneş
orada parlıyor' dedim ve her seferinde değişik bir yer düşündüm,
laboratuarın güneş ışığı alan bir köşesi, hastanenin ön bahçesi,
Houston, Mars, Jüpiter. Zihnimde bütün bu mesafeleri kolayca katedip
'oraya' varırken bir sorun yaşamadım. Evrenin en uzak köşelerindeki
'oraya' bir anda gidip sonra başka bir 'oraya' hiçbir sorun yaşamadan
varabiliyordum. 'burada, Houston'da' ile bir sorunum yoktu, 'burada,
laboratuarda' ile de ve hatta 'burada, laboraturaın bu bölgesinde'
ile de. Ama 'burada, kavanozun içinde' nedense olmaması gereken
bir düşünce gibiydi. Bunları düşünürken gözlerimi kapamayı denedim.
Bu biraz yardımcı oldu ama gene de kısa bir an dışında bunu başaramadım.
'Burası'nı düşündüğümde 'burası' ile nereyi kastettiğimi nasıl bilebilirdim?
Aslında bir yeri kastettiğim halde başka bir yeri nasıl düşünebilirdim.
Bütün bu durumun, bir birey ve onun zihinsel yaşamı konusunda beyin
bilimcilerin ve filozofların, fizikalistlerin ve davranışçıların
tüm didiklemelerine direnen bazı bağları koparmadan nasıl açıklanacağını
bilemiyordum. Belki de 'burası' ile neyi anladığım konusunda
asla düzgün bir fikrim olmayacaktı. İçinde bulunduğum bu durumda
ya sistematik olarak yanlış düşünmenin verdiği akıl alışkanlıklarının
etkisi ile lanetlenmiş kalacak ya da bir bireyin nerede olduğunun
(ve dolayısı ile düşüncelerinin anlamsal bir analiz için nerede
olduğunun) ruhun fiziksel yaşam alanı olan beyinin nerede olduğuna
bağlı olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktım. Kafam karışık bir
halde, filozofların çok sevdiği bir yöntemi kullanarak yolumu bulmaya
çalıştım. Bunun için önce nesnelere isimler vermeye başladım.
Devamı için
tıklayınız
|